Girit, seyahatini planlarken hakkında çok da bilgi olmadığını fark ettiğim bir Yunan adasıydı. Bence bunun sebeplerinden bir tanesi Türkiye’ye uzak oluşu, diğerini de gidince fark ettim ve sebebini daha sonra söyleyeceğim. Girit, Yunanistan’ın en büyük adası ve ulaşmak için ana kara Yunanistan’dan bile baya bir yol katetmeniz gerekiyor. Pire’den kalkan feribotlarla gitmeyi tercih ederseniz ortalama 8 saati feribotta geçirmeyi göze almalısınız. Bunun yanında Türkiye’den Atina ve oradan da yerel havayolları ile Girit’e 1 saatte bol sarsıntılı bir şekilde gidebiliyorsunuz. Şaka bir yana şansımıza rüzgarlı bir zamanda gitmişiz sanırım 2 gün boyunca denize bile girmek pek mümkün olmadı. Demeye çalıştığım, Girit ulaşımı çok kolay olmayan, insanların en güzel adalar listesinde yer almayan bir Yunan adaydı. Evet büyüktü, tarihi ve kültürü oldukça köklüydü ama gitmeden önce içimde beğenmeyebileceğim ihtimali hep daha baskın gelerek yola çıktık. Bir de havalananı vardığımızda küçücük havalananında aktarma sırasında bavullarımızın Atina’da kaldığını-bu sadece bir tahmindi-da öğrenince iyice tatsız bir başlangıç oldu. Ama” tersliklerle başlayan tatiller hep daha güzel geçer” sözüm yine kendilerini doğruladı ve ondan sonra gittiğim her yerde onu aradığım en kendimi “ben” hissettiğim yeri bence buldum. Gerçi Girit demek ne kadar doğru bilemiyorum Hanya desem çok daha doğru demiş olabilirim. Başkent Heraklion, Hanya’dan sonra hafızamdan hemen silmek istediğim bir şehir. Hanya’nın ruhuna ihanet gibi geldi o şehri görmek. Yalnız Hanya’da hiç Türk görmezken Heraklion’da her yer Türk’tü. Neden bloglarda övgüyle bahsedilmediğini o zaman anladım. Çünkü asıl görülmesi gereken yere gitmiyorlardı.

Girit adaların asi çocuğu, hırçın, Karadeniz misali. Şaşırtıcı ki tam da Karadenizlilerin taktığı başlıkları takıyorlar ve kemençe benzeri müzik aletleri var. Bu halleriyle onları görseniz Karadeniz’de bir yere geldim sanabilirsiniz. Hanya merkezi, şirin, sakin, turistlere kazık atmayan dost canlısı esnafa ve Türkleri oldukça seven halka sahip bir şehir. Şehir bir yüzüyle tam bir sahil kasabası; yazlıklar, rahat insanlar, ama bir yüzünde de ada olmasına rağmen ana karaya çıkmadan her türlü ihtiyacınızı giderebileceğiniz dünyaca ünlü markaların olduğu modern bir yüze de sahip. Genelde tüm şehirlerdeki gibi eski ve yeni olarak şehir iki kısımdan oluşuyor. Eski şehir adından da anlaşılacağı üzere dar sokaklarında mavi beyaz renkli badanalı oldukça sevimli evlere sahip. İnsanlar kapılarını kilitlemiyorlar, camları hep açık, böylesine yabancı gelen bir şehirde bu kadar rahat olmaları çok hoşuma gidiyor. Bizim sahillerimiz, onlarınki kıyasına girmeyeceğim. Doğa ve deniz aynı olmasına rağmen insanlar ve kültürel farklılıklar kıyas edilemez bir noktaya taşıyor çünkü. Kimin galip geldiği bence çok net. Yapaylaştıkça, betonlaştıkça, insanî ve yerel değerleri unuttukça işimiz bence çok daha zorlaşıyor. En basitinden bir örnek verecek olursam bir restorana gittik. Deniz mahsullü makarna söylemiştim. Gelen porsiyon büyüklüğüyle şaşırtmıştı, hatta bitiremeyeceğime kesin gözüyle bakıyordum ki, küçük bir cam tabakta biraz daha makarna geldi. Allah Allah bu da nesi dedik ve sebebini sorduk. Restoranı işleten hanımefendi siparişlerimizi getiren garson kızın makarnanın bir kısmını tabağa koymayı unuttuğunu söyledi ve özür diledi. Yani bizim burada standart bir restorana yediğimiz makarnanın garanti 2 ama hadi bir ihtimal 3 porsiyonuna tekabül eden bir makarnanın 2 kaşıklık kalanını getirmeye çalışmaları…Ben anlattım gerisini sizin yorumunuza bırakıyorum.

Merkezde kıyı şeridinde çok güzel atmosfere sahip, sırf muhteşem zeytinyağları için bile gidilebilecek mekanlarla dolu. Ama daha da güzeli Hanya merkezinden çıkıp kuzey batısına doğru yol almak. Falassarna Beach özellikle bu yol üzerinde yer alan çok güzel kumlara sahip bir plaj. Her yer sakin, öyle üst üste kalabalık bir durum adanın genelinde olmayan bir şey. Buraya gittik ama tabii daha sonra göreceğimiz o rüya plajdan daha haberimiz yoktu. Yolu oldukça zorlu Elafonissi Plajı’na gitmek üzere ertesi sabah erken kalktık, o plaja gideceğimizi söylediğimiz restoran sahibi yine bizi ikramsız uğurlamıyor. Frappeler benden, yol zorlu siz dikkat edin diyerek bizi uğurluyor. Yollar dediği kadar da zorlu geliş gidiş, daracık, yer yer asfalt bile olmayan ve  bol virajlı. 1 buçuk 2 saate yakın araba sürüyoruz. Plaj oldukça kalabalık oluyor diye duymuştuk ancak yolun zorluğunu görünce “yok canım ne kadar kalabalık olabilir” diye düşünmeden de edemedik. Gittik ki ne görelim bir Yunan adasına değil de Maldivlere, adeta bir tropikal adaya gelmişiz dedirten bir plaj, turkuaz cam gibi bir su, bembeyaz incecik kumlar ve havlu atamayacağınız bir kalabalık. Su o kadar güzel ki girmeden durmak imkansız. Ayrıca benim gibi sıcak sulardan da hoşlanıyorsanız çok iyi geleceğine eminim. Su ilerledikçe yer yer dizlerine geliyor sığlaşıyor çocuklar ve bu manzara karşısında çocuklaşan yetişkinleri baştan çıkarıyor. Buranın tek dezavantajı eğer merkezden ve hareketten hoşlanıyorsanız oldukça uzakta yer alıyor oluşu. Belki bir kaç gün kalarak kafa dinlenebilir. Biz Hanya’da eski şehir kısmında kaldığımız için dönüş yoluna koyuluyoruz. Gün bitmeden dönüşteki enfes küçük köyleri ve manzaraları kaçırmadan dönün derim. Hatta belki vaktiniz varsa molalar verip, huzurun ve böyle basit yaşamların da var olduğunu bilmenin mutluluğunun içinize dolmasına izin verin.

Kaldığımız otelin adı “Shalom Luxury Rooms”, eski şehir denilen bölgede oldukça sevimli ve tertemiz bir otel. Adını otelin karşısında yer alan sinagogdan alıyor. Resepsiyonu yok ancak siz fark etmeden her şey oldukça düzenli bir şekilde halloluyor. Otel dar bir sokakta yer aldığından, canlı müzik yapan mekanları odamızın terasında canlı canlı dinleme şansımız oluyor. Otelimize giderken sokağa yayılmış mekanların içinden yürüyerek geçiyoruz. İşletmesini yaptığını düşündüğümüz bey bir kaç gündür bizi geçerken fark etmiş olacak ki (adada herkes samimi) nerelisiniz diye soruyor, Türk olduğumuzu söylememizle “Kardeş, kardeş” diyor. Sizi bu gibi ön yargılar gitmekten alıkoyuyorsa karşılaştığımız herkesin bu tatlılıkta olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Yine bu beyin mekanından odamızda yemek için kalamar alalım diyoruz. Maksat akşam atıştırmalığı, doyasıya yemek değil. Ancak yine bizi şaşırtıcı büyüklükte bir porsiyonla ve yanında bol patatesle yüzler gülerek balkonumuza gidiyoruz. Aşağıdaki mekanlarda canlı müzik devam ediyor, Girit ezgileri ruhumuza dokunuyor. Ertesi gece bu lezzetli kalamarlar ve mekandakilerin sıcakkanlığı kendimizi akşam yemeğinde burada bulmamıza yol açıyor. Şansımıza mekanda o gece canlı müzik de var. Yunan müziklerini zaten çok severim, bir de orijinal adıyla “Alexis Zorbas”bilinen şekliyle Zorba’nın müziği çalıyor. İçler daha da çoşuyor, bizimki “uzolar benden” diyor, Kazancakis’in ruhuna bir double daha yuvarlanıyor.

Anlatması zor olmasa da anlatmanın ruhunu ıskalattığını düşündüğüm, bence gitmeden anlaması zor bir ada Girit. Bizce adanın kuzeybatısı çok daha güzel, ancak Heraklion’daki Minos Uygarlığına ait kalıntıları ve Heraklion Arkeoloji Müzesi’ni de görmeden dönmeyin derim. Knossos Sarayı çok iyi korunmuş ve ağaçların içinde sizi sıcak Girit güneşinin yakıcılığından sakınıyor. Arkeoloji Müzesi ise tam merkezde oldukça keyifli ve dünya standartlarında bir müze. Heraklion, ne yazık ki diğer yerleriyle bizi hayal kırıklığına uğrattı ve sahil kesiminin iç taraflarından daha az gelişmiş olmasıyla, bakımsızlığıyla şaşırttı. Genelde şehirlerde sahil şeritleri daha havalı, daha güzel mekanlara ev sahipliği yapar. Ancak burada virane bir beton fabrika, beton evler vardı ve sanki etrafa terk edilmiş gibi karanlık bir hava çökmüştü.

Zorba filmini gitmeden çok önce izlemiş olsam da, kitabını bu adadan oldukça etkilenmemle okumaya başladım. Siz beni dinleyin hem kitabını okuyun hem de filmini izleyin. Ama kitabının filme göre çok daha derin olduğunu söylemeden geçmeyeyim. Zorba karakterinin felsefesinde, hayata bakışında kendinizden izlere rastlayacağınıza eminim. O izleri takip edip bakarsınız kendinizi Girit’te Zorba’nın dansını ederken buluvermişsiniz.

KAZANCAKİS’İN RUHUNA: GİRİT

Yazı dolaşımı


Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: